ALLAH C.C. HZ MUHAMMED (S.A.S) İSLAM VE TASAVVUF,MÜSLÜMAN,ALİMLER,EVLİYALAR

İslam ve tasavvuf, Allah cc,Hz Muhammed (sas),Kuran-ı Kerim
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap
SAAT VE TAKVİM
En son konular
» kabir azabına sebep olan bişeyde ayakta bevletmek
Ptsi Tem. 23, 2012 10:22 pm tarafından farukiler

» dünyadaki kıpırtılar
Çarş. Haz. 29, 2011 10:20 pm tarafından farukiler

» insanlar yaşantılarından hiçte memnun görünmüyor
Çarş. Haz. 29, 2011 10:11 pm tarafından farukiler

» DOĞUM KONTROLÜ İLE İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR
Ptsi Kas. 08, 2010 11:53 pm tarafından farukiler

» ÇEŞİTLİ SORULAR
Ptsi Kas. 08, 2010 11:51 pm tarafından farukiler

» CUMA NAMAZI İLE İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR
Ptsi Kas. 08, 2010 11:49 pm tarafından farukiler

» CİHAD İLE İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR
Ptsi Kas. 08, 2010 11:47 pm tarafından farukiler

» BİD'AT - SÜNNET İLE İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR
Ptsi Kas. 08, 2010 11:45 pm tarafından farukiler

» BEY'AT - İNTİSAB İLE İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR
Ptsi Kas. 08, 2010 11:44 pm tarafından farukiler

HADİS ÖĞRENELİM
KURAN’DA ARA
Diyanet Meali
Elmalılı Y. M.
RADYO DİNLEYİN
NAMAZ VAKİTLERİ
FORUM GAZETE
HAVA DURUMU
İL İL TÜRKİYE
forex
İNGİLİZCE-TÜRKÇE ÇEVİRİ

Türkçe - İnglizce / İngilizce - Türkçe Çeviri
Kelime:

© 2008 forex


forex
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
AKVARYUM

ONLİNE SÜRENİZ
FORUM SAYAÇ
http://farukim.eniyiforum.biz

Paylaş | 
 

 ZAHİRİ VE BATINİ İLİMLER

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
farukiler
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 122
FORM AKTİVASYON PUANI : 300
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 20/12/08

MesajKonu: ZAHİRİ VE BATINİ İLİMLER   Paz Mayıs 23, 2010 9:35 pm

ZAHİRİ VE BATINİ İLİMLER

Hicrî ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbâni Ahmed Farukî es-Serhendî (k.s.) hazretlerinin zâhirî ve bâtınî ilimlere dair pek çok esrar ile dolu mektuplarını, Farsça’dan Arapça’ya terceme eden Muhammed Murad el-Menzilevî hazretleri, adı geçen eserin Mukaddime’sinde şunları söylüyor:

“Bu mektuplar, sünnet-i seniyyeye bağlılığın nurlarından iktibas olunmuş… Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) sîretine iktifa (O’nun yoluna tabi olup izini takip) ağaçlarından devşirilmiş… Âdâbı, peygamber âdâbıyla edeplenmenin faydalarıyla dolu sofralardan alınmıştır. Hadis-i şerifte buyrulmuştur ki, “İlimler içerisinde gizli olanı vardır; bunu ancak Allah’ı bilenler (ârif-i billah olanlar) bilebilir. Bu kimseler onu söylediklerinde, onları ancak Allah’tan gafil olanlar inkâr eder.” (1)

Efendimiz (s.a.v.) yine bir diğer hadislerinde de, “Kim bildiğiyle amel ederse, Allah onu bilmediklerine varis kılar” (2) buyurmuştur. Yani, hiçbir kimseden ve hiçbir kitaptan öğrenme ihtiyacı duymadan, sonsuz hikmet ve ilim sahibi olan Allah’ın, ona kapıyı açması yoluyla bu bilgileri elde eder.

İşte bu ilim, Muhammedî veraset ilmidir ki, bunu ancak Allah’ın velî kulları, içlerinin berraklığı ve Allah Teâlâ ile olan muamelelerinin doğruluğu sayesinde ilham ve keşif yoluyla Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) bâtınında alır.

Mevâhibü’l-Ledûniyye ve diğer hadis kitaplarında nakledilen bir rivayete göre, Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Rabbim (c.c.) benden sual etti; ben kendisine icabet edemedim (cevap veremedim). Şekil ve keyfiyetten/niteliklerden münezzeh olduğu halde Rabbim, elini iki omzumun arasına koydu. O kadar ki; ellerinin serinliğini hissettim. Beni öncekilerin ve sonrakilerin ilmine varis kıldı; bana çeşitli ilimler öğretti. Öğrettiği bir ilmi, benden başka hiçbir insanın onu taşıyamayacağını bildiği için, gizlememi istedi. Diğer bir ilmi insanlara açıklamam hususunda beni serbest bıraktı. Ve bana Kur’ân’ı öğretti. Cebrail (a.s.) de onu bana devamlı hatırlatıyordu. [Cebrâil aleyhisselâm, her sene kendisiyle yaptığım arz (mukabele) vesilesiyle nazil olan ayetleri zihnimde-hafızamda iyice pekiştirmemi sağlıyordu. (3)] Bir de bana avamdan havassa kadar herkese açıklamakla emrolunduğum bir ilim öğretti.” (4)

Bu hadisten de anlaşılmaktadır ki, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) avamdan havassa herkese açıklamakla emrolunduğu şerîat ve ahkâm (hükümler) ilminin dışında iki, hatta daha fazla ilim vardır… Efendimizin (s.a.v.) de buyurduğu gibi, bu ilimlerin hepsi haktır.

Rasûlüllah’ın (s.a.v.) gizlemekle emrolunduğu ilim, ‘peygamberlik ilmi’dir. Zira bu ilmi peygamber olmayan ne bilebilir, ne de taşıyabilir. Peygamberimizden (s.a.v.) sonra da peygamber gelmeyecektir. O’nun, insanlara açma-bildirme hususunda serbest bırakıldığı ilim ise, ‘velayet (evliyalık) ilmi’dir ki bu ilim, şeriatın hakikatının ve iç yüzünün ilmini teşkil eder… Peygamberimizin (s.a.v.), ashabından (r.anhüm) belirli kimselere açtığı şeriatın gizli sırlarını içine alır. Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.), münafıkların isimlerini ashabından sadece Hz. Huzeyfe’ye (r.a.) bildirmesi gibi... Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) kendilerine bildirdiği hususi sahabe grubu da bu ilmi, tâbiînden gene belli kimselere açmış ve asırlar boyunca bu şekilde intikal edegelmiştir. Zira bu ilim ancak doğru hal, sağlam inanç, ihlâslı salih amel, halis niyet, zikre devam, sürekli fikir ve Allah Teâlâ ile devamlı beraber olma murakabesi-şuur ve idraki ile elde edilir. Muhakkiklerin sonuncusu ârif-i billâh şeyh Abdülgani en-Nablûsî’nin (rh.) ifadeleri de bu istikamettedir.

Buharî’nin el-Câmiu’s-Sahîh adlı eserinde rivayet ettiği bir haberde, Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir: “Ben Rasûlüllah Efendimizden (s.a.v.) iki kap ilim aldım. Bunlardan birini size dağıttım. Öbürünü size açacak olsam, boğazım kesilir.” (5) Ebû Hüreyre (r.a.) bu sözleriyle, “Söylediğim sözün gerçek manasını ve pâk şeriatın sırlarını kavrayamadıkları için insanlar, küfrüme hükmederek beni öldürmeye kalkışırlardı” demek istemektedir. Dinle ilgili muamelenin bazı esrarengiz taraflarını açıkladığı için, Ebû Hâmid el-Gazali’nin (İmam Gazali, M. 1058–1111) de başına benzer vak’alar gelmiş ve zındıklıkla itham edilmiştir. Bu sebeple bahis mevzuu ilimleri, Allah’ın izniyle açığa çıkma vakti gelinceye dek, ehil olmayan kimselerden gizlemek gerekir. Zira, ‘el-Umûru merhûnetün bi-evkatihâ’, yani işlerin anlaşılması takdir edildiği vakte bağlıdır. Şairin dediği gibi,

Kişinin halleri vardır, hallerin de fırsatı vardır
Zamanın vakitleri vardır, vakitlerin de hâdiseleri

Buhari ve Müslim’in rivayetine göre Bu manada efendimiz (s.a.v.), Âişe (r.anha) validemize şöyle demiştir: “Kavmin şirkten yeni çıkmış olmasaydı Kâbe’yi yıkar, yerle eşit seviyeye getirip doğu ve batı taraflarında birer kapı açardım. Ayrıca ‘Hicr’ tarafından altı zira’lık bir bölgeyi de Kâbe’ye eklerdim. Zira Kureyş Kâbe’yi inşa ederken bu kısmı dışarıda bırakarak mevcut haliyle yetinmiştir. Eğer kavminin benden sonra Kâbe’yi tekrar inşa etme niyeti olursa, gel sana Kâbe’nin ne kadarını dışarıda bıraktıklarını göstereyim.” (6)

Görüldüğü üzere Peygamberimiz (s.a.v.), sırf fitne baş göstereceği endişesine binaen, meşru olan bir işi terk etmiş; fakat fitne endişesinin olmayacağı başka bir zamanda yapılmasına da müsaade etmiştir. Mütekaddimînin (önceki alimlerin) gizlediği bu sırları, müteahhirînin (sonraki alimler) kitaplar yazarak açıklamasının hikmeti de böylece ortaya çıkmıştır. Üstelik sonrakiler de bu tutumlarında sadece ehil olan kimselere hitap etmeyi hedeflemişlerdir. (7)

Mesela Hz. Ali’nin (k.v.) torunu Zeynelâbidîn (r.a.), yaşadığı devirdeki râbıta-i şerîfe inkârcılarına işâretle Arapça manzûm olarak (şiir üslûbu ile) şunları söylemiştir:

“İnnî le ektümü ilmî cevâhirahû...
Key lâ yerâ zû cehlin fe yeftetinâ!
Lekad tekaddeme fî hâzâ Ebû Hasenin,
İle’l-Hüseyni ve vassâ kablehü’l-Hasenâ...
Yâ rubbe cevheri ilmin lev ebûhü bihî;
Le kıyle lî ente mimmen ya‘büdü el-vesenâ!
Ve le estehille ricâlün Müslimûne demî;
Yeravne akbeha mâ ye’tûnehû hasenâ.”

Nesir olarak meali: Ben, câhil kimselerin, anlayışsızlıkları yüzünden fitne çıkarmalarını önlemek için, ilmimin cevherlerini gizlerim. Büyük babam Hz. Ali ve babam Hz. Hüseyin de böyle yapardı. Büyük babam, amcam Hz. Hasan’a da böyle yapmasını vasiyet etmişti (r.anhüm). Zira nice ilim cevheri vardır ki, ben onları açıklamış olsam, bana, ‘Sen putperestsin!’ diyerek, Müslümanlar’dan birçokları şüphesiz kanımı helâl addeder, öldürülmemi isterlerdi. Sonra da, yaptıkları bu en kötü işi yani haksız yere adam öldürmeyi güzel görürlerdi.

”Huccetü’l-İslâm İmâm Gazâlî hazretleri, Minhâcü’l-Âbidîn isimli eserlerinin evvelinde, bu sözleri şiir hâlinde ondan rivâyet etmiş... Muhyiddîn-i Arabî (M.1165-1240) hazretleri de, Fütühât-ı Mekkiye’nin otuzuncu bâbında aynen zikrettikten sonra demiştir ki: “Üçüncü beytin sonunda geçen, ‘el-vesen: put’ sözü ile Zeynelâbidîn radıyallâhü anh, maksadına, yani ‘râbıta’ya işâret etmiştir.”(Cool

Kısacası yaşadığı devirde, manevi hallerden/batıni ilimlerden biri olan râbıtadan bahsetmiş olsa, Müslümanlar’dan birçoklarının kendisine, “putperestsin!” diyerek, katline hükmedeceklerini... Ve bu şeni‘ fiili de, iyi bir iş yapıyoruz zanniyle işleyeceklerini ifade ediyor. Aynen şimdiki bazı kişi ve kliklerin rabıtayla meşgul olan Müslümanları şirkle itham ettikleri gibi...
***

DİNÎ HÜKÜMLERİN ZÂHİR VE BÂTINININ İSBATI FARKLIDIR

“Şer‘î hükümlerin isbâtında Kitap ve Sünnet muteber olduğu gibi, müctehidlerin Kıyâsı ve ümmetin İcmâı da geçerlidir. Bu anlatılan dört delilden başkası ile aslâ ahkâm isbat edilemez. Ne ilhâm haramı ve helâli isbât edebilir, ne de bâtın erbâbının keşfi farzı ve sünneti anlatabilir. Velâyet-i hâssa (9) erbâbı bile, müctehidlere uymakta, avam mü'minlerle aynı durumdadır. Keşif ve ilham, başkaları üzerine bu hususta onlara bir meziyet getiremeyeceği gibi, onları tebaiyyet bağından (yani müctehidlere uymak lüzûmundan) da kurtaramaz. Zünnûn, Bestâmî, Cüneyd, Şiblî (k. esrârahüm) müctehidleri taklitte, avam mü'minlerden olan Zeyd, Amr, Bekir, Hâlid ile müsâvidirler.

“Evet, bu büyüklerin meziyetleri vardır; ama başka hususlardadır. Bu zâtlar, keşif ve müşâhede ehlidir; aynı zamanda, tecellî ve zuhûrât erbâbıdır. Hakîki mahbûbun muhabbet istilâsı dolayısiyle Allah’tan gayrı her şeyi terk etmişler... Gayr’ı görmekten ve gayriyeti idrâkten a‘zâd olmuşlardır.... Onların ilk adımları mâsivâyı unutmaktır. İkinci adımlarını nasıl anlatayım ki; o, âfâkın ve enfüsün(10) dışındadır.

“İlham onlara mahsustur, kelâm onlarla beraberdir (konuştukları dinleyenlere müessirdir). O zümrenin ileri gelenleri, ilimleri ve sırları asıldan vâsıtasız olarak alırlar. Bir müctehid, kendi görüş ve ictihâdına nasıl tâbi ise, bunlar da ma‘rifette ve vecdlerde(11) kendi ilhamlarına ve firâsetlerine tâbi olmaktadırlar....

“Zâhirî âlimler, dünya işlerindeki gaybe dâir haberleri peygamberelere (aleyhimü’s-salevâtü ve’t-teslîmât) tahsis ederler. Bu haberlerde, onlardan başkalarını ortak etmezler. Halbuki böyle bir mânâ, verâsete aykırıdır. Dîn-i metînle alâkası olan pek çok ilim ve sahih ma‘rifetleri de kaldırıp atmaktır. [Binâenaleyh Peygamber’in (s.a.v.) zâhir ve bâtınına tam ve kâmil mânâda vâris olan âlimler, ârifler ve evliyâullahın dahi bu bilgilerden verâset yoluyla nasipleri vardır, onlardan haberdârdırlar.]

“Evet, şer‘î hükümler edille-i erbaa’ya (Kitap, sünnet, kıyas ve icma‘dan ibaret olan dört ana delile) bağlıdır; onlarda ilhâmın yeri yoktur. Lâkin şer‘î hükümlerin (zâhirinin) ötesinde de pek çok dinî işler (bâtınî hükümler) vardır ve buradaki beşinci asıl (Resûlüllah Efendimizin hakiki vârisi olan hakikat âlimlerinin) ilhamıdır.... Âlemin inkırâzına (tamamen yok olup bitmesine) kadar da bu asıl kalacaktır....

“İlhâm, dinin gizli kalan kemâlâtını ortaya çıkarmaktadır. Yoksa dinde fazladan bir kemâlât isbat etmemektedir....

“İlham, öyle sırları ve incelikleri meydana çıkarır ki, pek çok kimsenin anlayışı, onları idrâk edemez. İctihad ile ilham arasında açık bir fark olsa da vaziyet budur.”(12)

DİPNOTLAR
(1) Deylemî, Firdevsü’l-Ahbâr, 1, 210, Hadis No: 802.
(2) Tehzîbü’l-Kemâl, 23, 291.
(3) Bkz. Şerhu'l-Allâme ez-Zürkani, ale’l-Mevâhibü’l-Ledûniyye, 8, 196.
(4) Hadis hakkında geniş bilgi için bkz. Şerhu’l-Allâme ez-Zürkani ale’l-Mevâhibi’l-Ledûniyye, c. 8.
(5) Kitabü’l-İman, 42, Hadis No: 120.
(6) Buhari, Sahîh, Kitâbü’l-Hacc, 41, Hadis No: 1583-84; Müslim, Sahîh, Kitâbü’l-Hacc, 69, Hadis No: 1333.
(7) el-Mektûbât, lil-İmami’l-âlimi’r-Rabbani el-Müceddid lil-elfi’s-sânî Ahmed el-Farukî es-Serhendî, Fazilet Neşriyat, İstanbul, yy., 1, 3-4; Terc. Yasin Yay. İst., yy., 1, 21-24.
(Cool İbrahim Fasîhuddîn b. Sıbgatullah b. Es‘ad el-Hayderî, Tuhfetü’l-Uşşâk fî İsbâti’r-Râbita, s.11.
(9) Velâyet-i hâssa; çok husûsi bir velâyet, tâbir câizse çok özel bir dostluk. Bu mânâda sadece Allah Teâlâ’nın mustafâ-müctebâ (süzülmüş ve seçkin) kulları onun velîleri, dostlarıdır. Bunların en açık ve belirleyici iki vasıfları vardır: İlhâma mazhar ve kerâmet sahibi olmak.
(10) “Âfak”, ufuk kelimesinin cem‘îsidir, ufuklar demek. Maddî âlem, dünya, yani insanı çevreleyen dış âlem mânâsında kullanılır. Mânâ ve gönül âlemine ise, “enfüs” tâbir edilir. Nitekim Kur’an’da, “İnsanlara, âfâkta ve enfüste (hâriçte ve nefislerinde, yani objektif ve sübjektif olarak) âyetlerimizi göstereceğiz...” (Fussılet, 41/53) buyurulmuştur. Âyet-i kerime, mutasavvıfların âlem-i kebîr ve âlem-i sağîr yani büyük ve küçük âlem dedikleri bu iki âlemi ifade etmektedir.
(11) Vecd, kula Hak’tan gelen keşifler ve tecellîlerdir.
(12) el-Mektûbât, lil-İmami’r-Rabbani, Fazilet Neşriyat, İstanbul, yy., 2, 55.

ALINTIDIR
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://farukim.eniyiforum.org
uftadem

avatar

Mesaj Sayısı : 15
FORM AKTİVASYON PUANI : 35
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 27/06/10

MesajKonu: Geri: ZAHİRİ VE BATINİ İLİMLER   Perş. Eyl. 16, 2010 1:20 pm

tesekkür ederiz bilgilerinize cheers
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
farukiler
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 122
FORM AKTİVASYON PUANI : 300
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 20/12/08

MesajKonu: Geri: ZAHİRİ VE BATINİ İLİMLER   Cuma Eyl. 17, 2010 1:21 am

Âl-i İmran Âyet 110'un Ledünni Tefsiri
Cenab-ı Hak Al-i İmran Süresi'nde şöyle buyuruyor:
"Ey kullarım, Allah'ın rahmetine koşun. O rahmet ki cennettedir. O cennet ki kapılan yerle gök arası kadardır. O cennet ise müttakîler için hazırlanmıştır".
Ayeti-i kerîmenin devamında Cenab-ı Hak, müttakî kişilerin vasıflarım da vermektedir:"Şu kimseler ki (muttakîler) bollukta ve darlıkta, Allah yolunda infak ederler. Onlar öfkelerini yutkunurlar. Onlar, halkı da affederler. Allah iyilik edenleri sever." {2)
Burada muttakîlere ait dört sıfat vardır. Bir alttaki ayet-i kerîmede ise şöyle buyruluyor:"Kim nefsine zulmedip bir kötülük işlerse, yine hemen Allah'ı anar, tövbe ederse, Allah da onu affeder." {3)
Cenab-ı Hak böylece, muttakîlere ait beş sıfat belirtmiş oluyor:
-İnsan günah işleyebilir;
günah işlemeye müsaittir. Ama müttakî insanlar hemen tövbe ve istiğfar eder.
-Bollukta ve darlıkta Allah yolunda infak ederler.
-Öfkelerin! yutarlar. -İnsanları affederler.
-İyilik ettikleri İçin
-Allah muttakîleri sever.
-Yine Al-i İmran Süresi'nde şöyle buyuruluyor:"Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men edeler, Allah'a inanırsınız." (4)
"Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun, işte onlar, kurtuluşa erenlerdir." (5)
Burada bir cemaate sesleniyor Cenab-ı Hak. Bu ayet-i kerîmelerde bu topluluğun vasıfları da gizlidir. Halbuki biraz önce verdiğimiz Al-i İmran 133. ayetinde muttakîlerin vasıfları teker teker sayılmıştır.
(Darlıkta-bollukta intak ederler, öfkelerim yutarlar...) Burada ise, bahsedilen topluluğun vasıfları gizlidir. Aslında bu ayetlerde altı sır vardır:

Birinci sır:

"Sizden hayra çağıran..." buyuruluyor. "Hayır" ne demektir?
Hayır: Tevhid akîdesini iletmektir. Yani hayrın en üst noktası tevhittir. La ilahe illallah, Muhammedü'r-Resülullah cümlesini ikame ettirmektir. "Hayr" budur; hayrın en üst de-recesi budur. Çünkü bundan daha hayırlı bir şey olamaz. İn-sanlan tevhide davet etmek en büyük hayırdır.

İkinci sır:

"İyiliği emredip..." buyuruluyor. Burada "iyilik" (ma'rüf) nedir?
"ayılık" da burada, Cenab-ı Hakk'ın kullarına Kur'an vasıtası île Resulullah Efendimiz'in şahsında tebliğ ettiği emirlerdir:
Namaz, oruç, hac. zekat, helal, haram... Bu emirlere itaat etmek... İşte "iyilik" budur. Bir insanın diğer bir insana yapacağı en büyük iyilik, bunlar* yapması için tebliğde bulunmasıdır. Yoksa, bir insana yiyecek içecek bir şey ısmarlamak veya giyecek bir şeyler vermek değildir gerçek iyilik. O yiyecekler bir müddet sonra biter. O elbiseler de nihayetinde yırtılır. Ve o kişinin üzerinde iğretidir. Bunların hiç kıymeti yoktur. Ama sonsuzluk alemine hazırlık için "iyilik", Allah'ın emirlerini kullarına tebliğ etmek ve yaptırmaktır.

Üçüncü sır:

"Kötülükten men eden". diyor ayet-i kerîme... Buradaki sır, "kötülük" (münker) kelimesindedir. "Kötülük" nedir? Kötülüğün en üst derecesi, tavanı, ufku, "şirktir, Allah'ı inkardır; tuğyan, İsyan, günah işleme, Allah'ın emirlerini yapmamadır. Yani Allah'ın emirlerinden kaçmaktır. İşte kötülük budur.
Allahu Azîmüşşan. insanları kötülükten uzaklaştırmamızı istiyor. İşte bu kötülüklerin en kötüsü şirktir. Buraya kadar İnsanlar için seçilen topluluğun üç vasfından bahs edildi. Şimdi burada bu vasıflarla ilgili üç sır daha vardır. Yani bu üç vasıf kendiliğinden üç sırrı daha peşinden getirir Bunları da Önceki üç sırra ekleyelim:


Dördüncü sır:
Birinci vasıf: İlim.

"Hayra çağıran..." ibaresinde geçen bu hayra çağırıcı insanlarda ne gibi vasıflar olmalı peki? Bu kimseler öncelikle alim, bilgili olmalıdır. Eğer bilgili olmazlarsa, neye çağıracaklar? Tevhid akîdesini bilmezlerse, diğer bilgilerden habersizlerse neye çağırabilirler? Bu hayra çağıran cemaatin mutlaka alim olması lazımdır. Görüldüğü gibi, hayra çağırmak, öncelikle alim olmayı gerektirir.

Beşinci sır:
İkinci vasıf: Takva

"İyiliği emreden..." diye geçiyor ayet-i kerîmede... Peki bir kimse, başka birisine, "Namaz kıl". "Oruç tut" dese de kendisi yapmasa, ona demezler mı ki; "Sen niye kılmıyorsun. oruç tutmuyorsun, madem ki iyidir, sen niye yapmıyorsun?" İşte burada 'takva" gereklidir. Yani hayra çağıran topluluğun hem bilgili olması, hem de takva. sahibi olması lazımdır ki sözleri tesir etsin. Cenab-ı Hak da bir ayet-i kerîmede şöyle buyurmuyor mu: "Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?"
İnsan tavsiye ettiği şeyleri yapacak ve nefsinde tatbik edecek ki, ondan sonra bu sözleri karşı tarata tesir edecektir.
Demek ki bu topluluk hem bilgili, hem de takva sahibi olmalıdır.

Altıncı sır:
Üçüncü vasıf: Sabır

Yukarıda zikrettiğimiz iki vasıf kafî midir? Hayır, kafî gelmez. İlk iki şart (bilgili ve tak vali olmak), ayette bahsedilen "iyilik" (ma'uf) içindir. Peki "kötülük" (münker) için ne lazımdır? Kötülük için ne demiştik? Şirktir, günahlara dalmaktır. İşte burada, bu tebliğ işinde, kötülükten sakındırma işinde insanın karşısına bazı zorluklar çıkabilir. Bu uğurda çalışanlara bazen küfür edebilirler, dövebilirler, hakaret edebilirler. Eğer sen de onlara aynı şekilde karşılık verecek olursan, onların seviyesine düşmüş olursun, işte burada insana sabır ve güzel ahlak gereklidir. İnsanda Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ahla eziyet ve hakaretlerine tahammül edebilsin.Bu konuda Asr Süresinde Allahu Azîmüşşan şöyle buyuruyor: "Asra yemin olsun ki, insan hüsrandadır. Ancak îman edenler, iyi işler yapanlar, hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç." (7)
Burada "hakkı tavsiyeden sonra "sabrı tavsiye" denilmiştir. Niye "sabır" diyor Cenab-ı Allah burada? Çünkü sen hakkı tavsiye ettiğin zaman ekseriya kötülükle karşılaşırsın. Sana işkence yapılır, hakaret ederler.İşte bunlara tahammül etmek gerektiğine işaret ediliyor. Allah Teala hükmünü peşinen veriyor ; "sabırlı ol" diyor. Görülüyor ki burada kötülükten menetme hususunda ayet ayeti tefsîr ediyor.
Evet, kötülükten sakındırmak için sabır lazımdır, güzel ahlak lazımdır insana. Güzel ahlak olmazsa insan ayniyle karşılık verir. Bu da çabalarını boşa çıkarır.* Demek ki Al-i İmran 104. ayette geçen "hayra çağırmaktan maksat, "tevhide çağırmaktır". "İyiliğe çağırmaktan maksat, "Allah'ın emirlerine çağırmak'. "Kötülükten sakındırmaktan gaye ise "şirkten, İsyandan menetmektir. Bu fiiller ise üç meziyet ister: Hayra çağıracak kişiler alim ve bilgili olmalıdırlar; İyiliği emredecek kişiler muttakî olmalıdırlar; kötülükten men edecek kişiler ise sabırlı ve güzel ahlaklı olmalıdırlar.
Hz. Ali (k.v.) Efendimiz, bir savaşta düşmanla karşılaşmıştı. Ona Allah'a îman etmesin! emretti. Fakat karşısındaki îmana gelmedi. Çarpışırlarken Hz. Ali Efendimiz onu yere serdi. Tam öldüreceği zaman o müşrik, Hz. Ali Efendimiz'in yüzüne tükürüverdi. Bunun üzerine Hz. Ali (k.v.), onu bıraktı. Buna şaşıran adam, Hz. Ali'ye, eline fırsat geçmişken kendisini niçin öldürmediğini sordu. Hz. Ali Efendimiz ise; "Ben seni Allah İçin îmana davet etmiştim ve bu hareketleri Allah için yapıyordum. Sen ise tükürmekle benim nefsime hakaret etmiş oldun. Bu durumda seni Allah için öldürecekken, nefsim için öldürmüş olabileceğimden, Allah rızası için yapmış olduğum bir işe nefsimden bir öfke karışmış olabileceğinden korktum. O zaman seni Allah İçin değil, nefsim için öldürmüş olurdum. Bu yüzden seni bıraktım." diye cevap verdi. Bunun üzerine adam; "Madem ki bunu nefsin için değil, Allah için yapıyorsun, senin dînin haktır. La İlahe illallah, Muhammedü'r-Resülullah." diyerek müslüman oldu.
İşte bu olayda, yukarıda saydığımız üç meziyetin de Hz. Ali (k.v.)'de toplandığını görüyoruz. Çünkü Hz. Ali ilim sahibidir, muttakîdir ve güzel ahlak sahibidir.. Kılıçla elde edilemeyecek sonucu güzel ahlakı ve salih ameliyle, takvasıyla elde etmiş ve bir insanın îmana gelmesine vesile olmuştur.*
Ne güzel değil mi? Hakîkaten çok güzel. İşte bu ledün ilmidir. Bu ilmi kitaplarda bulmak zordur. Tefsirlere hiç bakmayın, bunları bulmak mümkün değildir. Ama ledün ilmi de yalnız başına yetmez. Ledün ilmine de zahirî ilim lazımdır. Abdülaziz Debbağ Hazretleri diyor ki; "Eğer bir mürşidde zahir ilmi yoksa yere batır, batın yoksa yine batır." Ledün ilmi olmadan Kur'an'ın hakîkatini anlayamayız. Zahirî ilim olmadan da olmaz. İkisinin birleşmesi lazımdır. Çünkü kemalât ikisindedir.Ledün ilmini misallerle aktarabilmek için zahirî ilim gerekir. Mesela zahiri bir bilgi olan yukarıdaki Hz. Ali kıssasını anlatmasam, bu manayı nasıl aktarabilirim? Ledünnî manaları biliyorum, ama onu kalıba dökmek için, anlatabilmek için zahirî ilim de lazımdır. Sırf ledün ilmi kafi gelmez. Her İkisi de lazımdır.
Bize öyle keşifler, öyle sırlar gelir ki, onları dışarı vurmak mümkün değildir. Ama onları düşünür, güzel ve şerîata uygun bir kalıp bulur, onunla dışarı çıkarırız. Yani direkt olarak söyleyemeyiz. Elektrik enerjisini nasıl direkt olarak kullanılamıyor, trafo aracılığıyla voltlara düşürüyorsak, bize gelen bu sırtarı da açıktan açığa söyleyemeyiz. Söylersek bir Çok insan îmandan çıkar, isyan eder. Elektrik nasıl yakarsa insanı, bunlarda öyle yakar. Bu sırlar ancak zahirî ilmin kalıbına dökülerek açıklanabilir


Ve's-Selamü 'Ala Men İttebe'al-Hüda.


Dipnotlar

1-Al-i İmran Suresi/133
2-Al-i İmran Suresi/134
3-Al-i İmran Suresi/135
4-Al-i îmran Suresi/110
5-Al-i îmran Suresi/104
6- Saff Suresi/2
7-Asr Suresi /l-3
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://farukim.eniyiforum.org
ömerfaruk44

avatar

Mesaj Sayısı : 6
FORM AKTİVASYON PUANI : 22
Reputation : 0
Kayıt tarihi : 15/09/10
Yaş : 35
Nerden : BATMAN

MesajKonu: Geri: ZAHİRİ VE BATINİ İLİMLER   Cuma Eyl. 17, 2010 4:10 pm

farukiler arkadaşım teşekkürler bilgiler için Wink
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: ZAHİRİ VE BATINİ İLİMLER   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
ZAHİRİ VE BATINİ İLİMLER
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ALLAH C.C. HZ MUHAMMED (S.A.S) İSLAM VE TASAVVUF,MÜSLÜMAN,ALİMLER,EVLİYALAR  :: İLİM DERYASI :: İLİM DERYASI :: BATIN-İ İLİMLER-
Buraya geçin: